Psikologlar da İnsandır!
Psikoloji okuduğumu söylediğimde ilk aldığım tepkilerden bahsetmek istiyorum biraz. Mezun olduğumda hastam (!) olmak isteyen onlarca kişi, zihinlerini okuyabildiğimi düşünen pek çok insan, derdini paylaşmaya başlayan yorgun ruhlar ve daha niceleri...
Evet, ben psikolog olacağım ve bu mesleği büyük bir arzu ile seçtim. Ancak psikolog olmak ne yalnızca klinikten ne de insanüstü güçleri barındırmaktan geçiyor. Psikolog olmak; insan olmak ve insanların kendi serüvenlerinde onlara eşlik etmekten ibaret. Ben kalkıp kimseye bir etiket yapıştırmayacağım ya da bir değnek ile onları derdinden kurtaramayacağım. Yazının ilerleyen bölümlerinde tam olarak bunlara değineceğim.
Mezun olduğunda ilk hastan benim
Öncelikle “hasta” yerine “danışan” kelimesini tercih etmek istiyorum ben. Çünkü insanları tedavi edilmesi gereken mekanik varlıklar yerine bir bütün olarak görüyorum ve klinik alanda ilerlediğim süreçte de bu yaklaşımımı sürdürmek istiyorum. Bana göre insanlar kalıpların ötesindedir. Bir kişiye tanı koymak, onu bir etikete sığdırma çabasıdır ve ben buna karşıyım. Kendimizi belirli kalıplara sığdırmak ve bu kalıplarda yaşamak her ne kadar konfor alanımız olsa da herhangi bir etiketi kendimize koyduğumuzda onun ötesine geçmekte zorlanarak o sınırlar çerçevesinde şekillenmeye başlarız. Bundan dolayı “hasta” değil “danışan”. Sizi iyileştirecek bir melek değil; yolunuza eşlik edecek, bu yolculukta ışık olacak bir terapist olmak istiyorum ben.
Bunun yanı sıra bu sözün başka bir eksikliği de psikolog olduğumuzda terapi vermek için yetkin olmadığımız gerçeğidir. Psikoloji eğitimimizde bize terapi ne yazık ki öğretilmiyor. Bunu öğrenebilmek için eğitimler almalı, süpervizyon sürecinden geçmeli ve hatta yüksek lisans sıralarında biraz daha dirsek çürütmeliyiz. Tanıdık birine güvenip onun size yardımcı olabilmesini istemenizi anlayabiliyorum ancak bu ilişkiden dolayı aramızdaki terapötik bağın oluşamayacağını da hatırlatmak istiyorum. Biz psikologlar olarak tanıdıklarımıza terapi yapmıyoruz. Bunun sebebi sizi sevmiyor ya da sizin iyileşmenizi istemiyor oluşumuz değil. Bu durum etik değil. Çünkü sizi terapi dışında tanıdığımız sürece terapide bizim objektif olmamız zorlaşıyor ve sizin paylaşım yaparken yargılanmaya dair kaygılarınızda da artış gözleniyor. Elbette bir tanıdığımızdan bize güvendiği için bizimle çalışmak istemesini duymak çok onore edici ancak ne yazık ki mümkün değil.
Sen şimdi benim ne hissettiğimi hemen anlıyorsundur.
Ne yazık ki aklınızdan geçenleri bilemiyoruz ve duyamıyoruz. Elbette mimiklerinizi yorumlamamız, birçok farklı insanla iletişimde olduğumuz ve duyguları üzerine çalıştığımız için daha kolay oluyor. Ancak siz dürüstçe paylaşmadığınız sürece biz sizin duygularınızı ya da düşüncelerinizi bilemiyoruz. Üzerine düşündüğümde bilmeyi de istemeyeceğime eminim. Sizler için aklınızın okunması fikri ne kadar rahatsız ediciyse, akıl okuma fikri de bizim için o kadar rahatsız edici. Biz, paylaşılmak istenen kadarını bilmek isteriz. Sessizliklerden rahatsız olmayız, “Acaba ne düşünüyor?” diye kaygılanmayız; aksine sessizlikleri değerlendirdiğinize olan inancımızla önceki konuşmalarımızın üzerine inşa ederiz.
Daha geçen başıma şöyle bir olay geldi
Evet, arkadaşlarımızla sohbet etmek ve dertleşmek bizim için de çok keyifli. Ancak yeni tanıştığınız bir insanın daha geçen yaşadığı bir olayı anlatmaya başladığında çocukluğuna inip onunla terapi yapmamızı beklemesi biraz da adaletsizlik değil mi? Bizim kültürümüzde yardımlaşma ve paylaşım çok önemli bir noktada. Bunun farkındayım ve takdir ediyorum. Ancak bir psikologla sohbet etmeye başladığınızda kendi dertlerinizden bahsettiğiniz zaman biz sizin için dost tavsiyesinin ilerisine gidemeyiz. Ayaküstü terapi yapmamız ne etik olur ne de sağlıklı. Nasıl bir doktor tam tetkikleri yapmadan tedaviye başlayamıyorsa ve bunun için uygun ortama ihtiyaç duyuyorsa, aksi takdirde çok genel varsayımlarda bulunabiliyorsa, bu durum bizim için de benzer seyrediyor.
Bunun yanı sıra biz psikologlar ya da psikolog adayları olarak beklenmedik anlarda travmatik hikâyeler ile karşılaştığımızda üzülebiliyor, kaygılanabiliyor ve bazen de bu yükü taşımakta zorlanabiliyoruz. Her ne kadar kendi terapi sürecimiz ve eğitimlerimizden geçmiş olsak da özellikle danışmanlık yapan kişilerin de dinlenmeye ve bu gibi öykülerden uzaklaşmaya ihtiyacı vardır. Aksi takdirde tükenmişlik gözlenmesi olasıdır.
Doktor olacaksın yani.
Bu sözü her duyduğumda, bu kadar popüler bir alanın tam olarak ne yaptığına dair pek bilgi sahibi olunmadığını fark ediyorum. Elimden geldiğince doğru şekilde duyurmak istiyorum ve bundan dolayı bir blog ile sizlere yazıyorum. Hayır, doktor olamayacağız. Tabii yüksek lisans üzerine doktora eğitimlerini tamamladığımızda “doktor” unvanı alıyoruz. Ancak tıp doktoru olabilmek için 6 yıllık tıp eğitimini tamamlamamız gerekiyor. Bu eğitimi tamamlayıp üzerine psikiyatri uzmanlığı alırsak da mental sağlık üzerine çalışıyoruz. Ancak psikologlar 4 yıllık psikoloji lisansını tamamlamışlardır. Eğitim noktasında psikoloji ile psikiyatrinin yolları büyük ölçüde ayrışıyor.
Sen olsaydın hemencecik atlatırdın, hiç üzülmezdin.
Ne yazık ki bizim için de zorlu ve travmatik anlar var. Bazen bunları kolay atlatabiliyoruz ancak çoğu zaman biz de psikoloji okumayan insanlar gibi acı çekiyoruz, yas tutuyoruz, ağlıyoruz, inkâr ediyoruz... Bu noktada kendimizi telkin etme ve sakinleştirme konusunda daha iyi olabiliriz belki. Ancak bunun sebebi psikolog olmamız değil; kendimizle ekstra ilgileniyor olmamız ve kendi terapi süreçlerimizden geçiyor olmamızdır. Başta da dediğim gibi bizim bir sihirli değneğimiz yok. Nasıl ki danışanları bir anda iyileştiremiyorsak bu durum kendimiz için de geçerli. Çoğu zaman biz de acı dolu yollardan geçiyoruz ve bunları atlatabildiğimize şaşırıyoruz. En sonunda da kendimizi tebrik etmeyi öğrenmeye çalışıyoruz.

Psikoloji seçtiysen sende de biraz delilik vardır.
Son olarak en sevdiğim söyleme değinmek istedim. Bir nebze de olsa doğruluk payı olduğunu düşündüğüm bir söz bu. Gerek eğitim hayatımda gerek tanıştığım birçok psikologta delilik olarak adlandıramasak da genellikle travmatik bir öykü ile karşılaşıyorum. Travmatik deneyimlerin yaygınlığından dolayı da tamamen tesadüfi olabilecek bir durum bu. Ancak ben bir noktada bu gibi bir öyküye sahip olmayan kişilerin özellikle klinik psikolojide pek başarılı olamayacağını düşünüyorum. Burada başka zihinlerin problemleri bizi karşılıyor. Biz insanların akıllarındakileri bilemiyoruz evet, ama onları anlayabilmek için kendimizle özdeşim kurmamız gerekiyor. Bu noktada da kendimizin de bu gibi bir öyküye sahip olması bir destekleyici faktör olarak ele alınabilir.
Bunun yanı sıra bu şekilde bir öyküden kaynaklı psikoloji tercih eden kişilerle de karşılaştım ve kendisini gerçekten iyileştirebilmek adına güzel adımlar atan kişilerin yine başarılı olabileceğini düşünüyordum. Ancak kendi sürecini büyük ölçüde atlatması bu noktada oldukça önemli. Çünkü kendisine iyi gelmeyen, başkasına iyi gelemez.
Kısaca özetlemek gerekirse: Psikologlar da insandır ve hayatlarında farklı tercihleri olabilir; üzülürler, sevinirler ve günlük hayatta psikologları ayırt edebileceğimiz ekstra bir yetenekleri bulunmaz. Bir kişinin psikolog olduğunu öğrendiğimizde bu gibi kalıplaşmış cümlelerle bakmak yerine onun şahsını tanımaya çalışmak çok daha kibar ve zarif bir hareket olacaktır.


Yorumlar
Yorum Gönder